Masalma,

Gerektiğinde çıkarıp not almak üzere cebinde daima saman kağıtlar taşıyan

ama asla kalemi olmayan bir kadın varmış.

Çoğunlukla güzel sokakların paket taşları arasında gizlenir, 

nadiren deniz kenarlarındaki kayalıklara oturup fareleri besler, balıklarla konuşurmuş.

Canı çok sıkıldığında yüksek sesle şarkılar söyler,

kısık sesle şiirler okurmuş.

Sadece yağmur yağdığında ağlarmış.

Kargaların yaşına hörmet edermiş.

Bir karga gördüğünde önünü ilikler, selam verirmiş.

Pencereleri severmiş, 

alnını camlara dayar, kalan izlerden öyküler mırıldanırmış.

Çok kimsesi varmış, hiç kimsesi yokmuş.

Tepesi atmış bir gün kadının.

Dudaklarını siyanürle boyamış.

Sevişmiş.

Sonra bir sigara yakmış, 10 yılı yanmış.

Ölmemiş hala, kimse de görmemiş bir daha.

—Hiçhane—

Bazen kahırların kulakları patlar. Bazen derinden, bazen yüksekten.

Dedim ya, patlıyor kulakları, basınçtan.

Patlayınca görünmez olurlar kahırlar.

Kahır. Ne ağır şey.

-Konu ne sinyorita.

-Bilmiyorum mösyö sen devam et.

Nerede kalmıştık? Tanımadığımız bir yerde. Yerde kaldık. Zeminde bildiğin, dibe üç kala hani. Mis gibi rutubet kokuyordu, nemli odacıklar gezmiştin? Unutabildin mi?

İçime sinsene bu öğleden sonra. Başını ellerinin arasına al, dizlerini karnına çek. Yan yat, cenin gibi, çamura batma. Saçmalama, içime sin diyorum!

-Birader! Hanımabla çok içmesin diyor.

Ezil içim ezil. Öyle bir gürültü ki ama bu, içimin sesini duyabiliyorum, kulaklarım! İnsanım lan ben, yavaş yavaş ezil. Sessiz nefessiz ezil. 

Ezil içim.

Rezil içim.

Ezilişim.

-Sepete 250 gram çilek koy evlat, bir paket de pudra şeker. Akşam maç var.

Özlemlerim sızlıyor. Hem öyle böyle değil, ne kaldı? Şöyle;

Sızzz, sızzz, siiizz, zzz, iizz, izz, izzz.

-Çok yaramazdı şekerim bu küçükken, koltuktan halıya balıklama atladı, yedi kaşına sekiz dikiş. Ordan kaldı iz.

-Yedi kere sekiz. Yürü git lan, piç!

Ah, teşekkür ederim kullanmıyorum, ehliyetim yok.

Sarmaya durumum yok, yaralarımı değil. Sarma işte, zeytinyağlı. Ucuz tavuk döner yiyorum.

Bir de utanmaya durumum yok, işler kötü.

Her şeyi götünden anlamayın.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Kabloları dolaşmış bir hayat yaşıyorum.

Oradan devam etmek üzere değil de tekrar ele alındığında dikkati çekmek üzere üst köşesinden kıvrılıp unutulan bir kitap sayfası gibi.

Yumuşatıcı kokan bir nevresimi bir insan kokusuna benzetmek gibi, olmadığını bilmek gibi.

Yer yatağına da benziyorum aslında.

Yastığın soğuk tarafını ararken her tarafını ısıttım çünkü. Rahat edemedim, kalktım bir sigara daha içtim, dişlerimi fırçalamam icab etti tabi sonra. Tam yatağa geçtiğim anda su almadığımı fark ettim, ne çok bira içmişim. Bardaktan su içmeyi hiç sevmediğimi bilenler bilirler, bildiler, belki bilemeyecekler. Bilmiyorum, konu bu değil.

Konu ne?

Bilmiyorum. 


Ayaklarım çok sıcakken uyuyamam. 

Az çalışarak çok para kazanıyorum örneğin. Bunu biliyor muydun? Ne iş yaptığımı bilmeyen arkadaşlarım var, ben de bilmiyorum. Arabam yok, evim rutubetli ve hiç param yok. Öğrenciliğimden kalan kredi kartımın limiti hala 500 lira, bu gün banka hesabımda 7 tl vardı, göz kırptı, dil çıkardım, nanik yaptı, hareket çektim. Gülüşüp uzaklaştık. Yarın seninle sigara alıcam dedim, sevindi.

Benim hiç param olmaz, iç param olur. İçmeyi severim.

Hiç iç cebim olmadı. 

Oysa sen iç cepli giysileri sevdiğimi bilirsin, neden bana iç cebi olan bir şey almadın?

Tekila mataram da olmadı hiç. İç. Tekila iç bu gece, benden. Tuzları yani, param olmadığını söylemiştim.

Tekila içmek istiyorsan ben tuz olsun diye ağlarım sana.

İstersen terlerim de ama o zaman benimle sevişmen gerekir.

Saçmalıklar çok haklılar. Çünkü saçmalar.

Geçen gün kadının teki onun ‘idol’ü olduğumu söyledi. Uzun zamandır bu kadar içten kahkaha atmamıştım. Sonra ufak bir kriz geldi, kibarca ‘lavaboya’ gitmek üzere izin istedim falan, sandalyeyi yerine koyduğum anda kriz durdurulamaz oldu. Karnımı tutup sekerek kaçtım. Dakikalarca tuvalette lavaboya bakarak güldüm. Naber lan idol dedi sanki bana. Zaten lavaboya gelmiştim. Ellerimi yıkadım, masaya döndüm.

Kadın suratıma mel mel bakıyor tabi. 15 dakika önce öyle ciddiydim ki; tumturaklı cümleler falan sıçıyorum adice, böyle afili.

—Neden dedim Pınar Hanım, idol-ben falan eylemeyin ama nedendir, meraktayım. (Olanca sinir bozuculuğumda gülüyorum bu sırada.)

—Bilmiyorum dedi, sanırım hayatı senin gibi anlamak isterdim.

—Ne anlıyorum gibi gözüküyor dedim, burada biraz sesimin rengi değişip kaşım kalkmış olabilir. 

Daha fazla devam etmemeliydik, hiç canım istemedi. Bir porsiyon daha kalamar söyleyip konuyu 45 saniye içinde lazer epilasyona ve yan flute getirdim.

El sıkışıp ayrıldık sonra. 

Saçmalıklar çok güzeller. 

Dünya gerçekten umrumda ama umrum nerede onu bulamıyorum.

Hiç mutlu değilim.

Distopik Şizofreni

Hiç rüzgar esmese bir gece mesela.

Belki biraz esebilir, karar veremiyorum.

Çiçeklerden defne ağacı.

Mavi boyalı, tahta iskemle.

Rakı yine çay bardağında.

Biraz peynir, koksun diye de kavun.

Sigara zaten.

Ayakkabı olmasın.

Denizsiz olmaz.

Paslı salıncak, tamam çağırın.

Az monolog ki akılda kalsın.

Cızırtılı radyo kadar nostaljik de değil.

Olur ya belki a-cappella.

Sinekler fark etmese kavunu.

Anlamı bilinmeyen kelimeler de olur.

Hiç tereddüt.

Kahkaha da hüzün de yok, vardiyaları çakışmış mesela.

Kirpik de gelsin, güneşlendi gündüzden.

Ben saçlarımdaki tuzları emikleyeceğim biraz.

Birisi rakı koysun.

Kedi jet-lag olmuş uyuyamıyor.

Siktirmeyin hüznünüzü.

Benim eğlence anlayışım bu babalar.

Biraz dolunaya girip uyuyacağım.

Yarın bir dolu iş var.

Masayı aynen bırakın.

Masa koymadık demi, o zaman iskemleler.

Kalsınlar.

Ayfon şarj cihazı olan var mıııı?

Puff!

[Flash 9 is required to listen to audio.]
8 plays

Hiçbir şey söylemedikten sonra, sessizliğinden neler anladığımı da yoğurup çeviriyorsun, atıp tutuyorsun, türlü çeşit kombinasyonlar üretip her birine yepyeni sessizlikler yazıyorsun ya;

Hiçbir şey anlamıyorum!

Gerçekten hiçbir şey. 

Süt garip bir gıda çünkü. Sıcak yerde bırakırsan kesilir, kokusunu duymak istemezsin, parça parça garip gureba şeyler olur içinde.

Sadece bir parça mayaya sahip olsaydın ve optimum sıcaklığa; yoğurt elde edebilirdin aslında.

Ayranı ne çok sevdiğimi bilirsin ve yoğurtsuz nohut yiyemediğimi de.

Kesilmiş sütten lor falan yapıyorlar. Ben nasıl lor yapıldığını bilmiyorum.

Duydun mu?

Bilmiyorum.

Ama sen benim taze fasulyeyi soğuk sevdiğimi ve yanında peynir yediğimi bilirsin.

Nereden geldik bu mandıraya?

BACA TEMİZLİĞİ MODE ON!
  • Kimilerinde az egzersizle geçebilen beyin selüliti olduğu kanaatindeyim.
  • Şimdi aseriyorum.net diye bir site var, kışın 3 adet yeşil eriği 35 tl’ye sattıklarına şahit oldum, dondurulmuş diye de yazmışlar bir de. Düdükleme zekası yüksek biri, garip kadınlar diyarında iyi girişimcilik bana kalırsa. Hamile değilim. 
  • Kariyer planı diye bir şey var, benimki forklift operatörü olmaktı. Kadının biri hayalimi çalmış, bildiğin zivziv forklift kullanıyor sürtük. Kariyere inanmıyorum.
  • İnsanlar içinden sıcak peynir akan sıcak kadayıftan (evet künefeden bahsediyorum) ne anlıyorlar hiç anlamıyorum. Tatlı sütlü olur, sütsüz olanı da yoğurtla yenir.
  • Çocukları sevmiyorum diyemem, öğretmen olmadığıma dua etmediğim anlamına gelmez. Hayır beni kesin severlerdi bir de piçler, sevgi gösterileri falan. Sıkıcı, sevmem.
  • Geçen hafta İstanbul Boğazı’nda yunus gördüm. El falan çırpmış olabilirim sevinçten. Bildiğin sevindim, öbür boğazın çocuğuyum ya belki ondan.
  • Davul, zurna bir ki üç diye bir oyun vardı mesela.
  • 3 boy buzdolabı poşeti çok saçma. Küçüğüne maydonoz, büyüğüne karpuz mu koyacağız. Yap orta boy, bitsin işte. Çok uğraştırıyorsunuz.
  • Metro girişlerinde, trene yaklaşırken herkesin çok önemli insanlarmış gibi yürümesi beni acayip eğlendiriyor. Hepsi dünyayı kurtardığı toplantılara yaklaşıyor sanki amına koyayım, Mecidiyeköy’e değil Cern’e gidiyor sanki tren. Özellikle Taksim Metro’daki yürüyen yolu izleyin bak. Herkesin tipinde bir kıdemli başçavuşluk, bir pentagon bekçiliği.
  • Metro demişken, aynı gün içinde sabah markette saatler sonra metroda, ondan birkaç saat sonra da Havaalanı’nda gördüğüm kadının gerçek olamayacağından şüpheleniyorum.
  • Ben İzmir’de yalnız başıma çok yürürdüm. İzmir yalnız başına yürüyünce güzel bir şehir ama İzmir metroları da aynı.
  • Beyrut’a gitmek istiyorum, az evvel nerelerde eğlenilir ne yenir rehberlerinden sonra, yarın için uçak bileti bakarken kendimi yakalamış olabilirim. Çılgınlık.
  • Mis gibi Helvacıoğlu flütlerden sonra, ilköğretim müfredatına  melodika  denen o cibiliyetisz aletin girmesine uyuz oluyorum. Melodika kadar çakko bir isim olabilir mi ya, resmen armonikadan arak. Piç.
  • Lütfen çılbır yiyin, dünyanın yapımı en basit ve en lezzetli yemeklerinden biri. Bir yemek tarifi verme yöntemi olarak emir kipini kullanırsak; kır hacım yumurtaları fokurdayan suya, birkaç dakika sonra al suyun içinden, dağılmaz şekerim, toplaşıcak onlar. Bas üzerine sarımsaklı yoğurdu, kızdır yağı az salça bol baharat, bunu da yükle, dayan taze ekmeğe, beni de çağır.
  • Gülümsemediğimi çok insandan duyuyorum. Oysa çok sevimliyim ya, gülüyorum, gülümsemek samimiyetsiz. 
  • Anahtarını verdiği iş arkadaşı salondaki sehpanın üzerinde bulunan fındıklarını yedi diye çıldıran çok garip bir adam tanıyorum. Kuru üzümle yiyecekmiş onları, sevişip gitmişmiş bir de arkadaşı. Ulan pezevenk anahtar vermişsin herife. Günlerce güldüm. Anahtarı da paspasın altına bırakmış adam çıkarken, fındıklar. Ağğğ..
  • İdeal aşk dedi birisi geçen gün, içimden aşk ideali dedim. Çiroz yiyip rakı içiyordum hiç muhabbete katılmadım.
  • Sevdiğim birisi bana çok adice ve çok fena borç taktı, kızar gibi yapıyorum. Sanırım kızmıyorum. İnsanlara kızmak çok yorucu.
  • Az evvel marketten mango aldım. Biraz yumuşak olanını seçtim, olgundur diye. Eve gelince baktım internetten, olmamışı daha makbulmüş. Ne salak meyve lan, yeşlil zeytin sanıyor kendini. Götüm ben, evde mango yiyorum. Karpuzdan ala meyve tanımam, meyve sevmem . 
  • Son aylarda o kadar çok il değiştiriyorum ki, hangi tarihte nerede olduğumu telefonumun son arananlarından takip ediyorum. 
  • Ada psikolojisi diye birşey var, gerçekten var. Bizzat yaşadım. 
  • Etek giymem, motorsiklet almam ve Survivor’a katılmam konusunda ciddi fantazileri olan arkadaşlarım var. Etekle bindiğim motorsikletimi Dominik’e kadar kullanacağım. Denizler deryalar. Batsın bu dünya.
  • ‘Tablet’lerden haberi olan dedem var, cümle içinde de ‘şimdi tabletler çıkmış, görüyorum gençlerin elinde’ şeklinde kullandı. Cep kompüteri demedi, defter şeklinde elektronik zamazingo demedi. Tablet dedi.  Gripinden bahsetmiyordu dedem. Dedem 85 yaşında, dedem okuyor.
  • Feysbukta, evlenme teklifi aldığını ilan eden garip tanıdıklarım var. Az evvel bir sıçtım akıllara ziyan yazsam yeri.
  • Baca temizlenmedi, vidanjör çağırmaya gidiyorum.
  • Afiyet olun.


[Flash 9 is required to listen to audio.]
1 play


Yargılar, algılar.

Sonra zevk alınan ufak sapıklıklar var mesela ki güzellerdir.

Hatırlamadığımız kaç dudak öptük.

Vapur kıyıya yanaşırken o bilyorlarca jakuzi aynı anda çalışıyormuşcasına köpürüp kaynayan suyun içinde hiç olamayacaksam neden yaşıyorum ki diyorum bazen.

Her şeyi sebeplendirmenin neden bana bu kadar zor geldiğini de sebeplendiremiyorum.

Çocukken çocukken deniz suyunu şişeye doldurup mavi olmadığını farkettiğim anı ilk hayal kırıklığım addediyorum.

Gökyüzündenmişmiş, deli saçması! Martılar denizden çalıp gökyüzünü boyuyorlar demiyorsunuz da..

Bir tane birisini tanıyorum, eğer biri çıkıp öyle biri hiç yoktu derse kanıtlayabileceğim hiçbir şey yok.

Kimbilir kaç kişiyi hayal kırıklığına uğrattım sonrasında.

Hayat bence yeterince uzun.

Hatırlamayan insanlara kafa atasım geliyor, daha mutlu olduklarından değil; öylesine, zevkine. Kimseye kafa atmadım.

Yalnız yaşamak çok feci harikalıklar falan gibisinden muhteviyat.

Bir gece bir kase buz yedik; ağlıyordu, çok içim yanıyor buz yemek istiyorum demişti. Baya lezzetli. Gevrek böyle, sulu sulu falan. İyi yani.

Vargılar. Salgılar. Sargılar. 

Güneş sendin aşkım.

Güneş sendin aşkım.

Bütün tavuk, Marley ve Beyamca

Yılların bana öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi içi izmaritlerle dolu bir kül tabağı yakınlarında asla uyumamak. Yıllardır içi izmaritlerle dolu bir kül tabağı yakınlarında asla uyumadığıma göre yıllar evvel benim için yılların öğrettiği şeyler varmış. Takriben 7 yıldır sigara içiyor oluşum bu yıllar içinde yılların 7 yıl ettiği manasına gelmez. Zira sigara içmeye başlamadan evvel de içi izmaritlerle dolu bir kül tabağı yakınlarında uyuyabilme ihtimalim vardı. Hesapladım, evet vardı.

Geçenlerde yatağımın içindeki rafta (evet yatağımın içinde raf var benim) dibinde azıcık kalmış bir salep bardağını yaklaşık 2 gün kadar unutuverdim de yaklaşık 2 gün kadar beklemiş dibinde azıcık salepli bardağın en kral foseptikten (bazı foseptikler kraldır) daha mis koktuğunu deneyimledim.

Yine geçenlerde Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara isimli romanını okudum. Bunda birşey yok evet. Roman boyunca içimden Yakup Kadri Beyamca dedim. Yahya Kemal Beyatlı’dan esinlenmiş olabilirim. Şimdi aklıma geldi. Beyamca ne güzel, bak hiç hanımteyze diyince oluyo mu? Olmuyo. Beyamca şirin, beyamca tatlı. Canım beyamca.

Çekmecemde bana ait olan, gidip hür irademle satın aldığım çorap adeti bir ayağın parmaklarını geçmeyecek kadar az. Kime ait olduğunu bildiklerim yanında bir de hiç tanımadığım, o çorabı giyen insan evladı evime gelse -kusura bakma seni bu çoraplarla içeri alamam- diyeceğim absürdlükte, türlü renk ve desende olanları da var. Hele bir tanesi var ki pembe (ki ben pembe diye bir renk olduğunu 14 yaşında falan öğrendim) ve yanlarında parlak taşlarla çizilmiş kalpler var. O taşların elmas olduğundan şüphe ediyorum. Zaten çorap çekmecemden gay tangası çıksa şaşırmayacak durumdayım.

Bu bütün tavuk meselesi kafamı çok karıştırıyor. Ben evinde o şenpiliç, şakrakpiliç, yepiliç, yutpiliç reklamlarındaki gibi tavuğu bütün olarak fırına atıp kıpkırmızı çıkartabilen birisine hiç denk gelmedim. Birilerinin evinde piliç çevirme makinesi falan mı var. Hayır fırından hadi kıpkırmızı çıkartabildin diyelim, altı pişmez ki onun, vıcık vıcık tiksinç bişey olur bence. Parçalayıp farklı yerlerini muhtelif tariflerde kullanacaksak neden parçalanmış şekilde almıyoruz. Bütün tavuk canımı çok sıkıyor. Lütfen bütün tavuk almayın. İlla ki bütün tavuk diyenlere de saygım sonsuz tabi. O kadar da değil. 

Şimdi laminant diye bir şey var. Ama ya marley? Teknik ve görsel kaliteleri değil derdim. Bir marley diyorum bir laminant. Sonra ölümüne marleyi seçiyorum. Neden? Çünkü söylemesi daha güzel. Böyle orrrrooossspu der gibi. Fonetik algılarımı okşuyor. Kulaklarım ağzıma yapışıyor daha iyi duymak için (genelde ağzı kulaklarına varan birisi değilim, tersim, agresifim). Ama laminant öyle mi. Pısırık, süklüm püklüm betimleyemiyorum bile. Iyy. 

Bu paragrafları yazarken ben; bir tane sigara içtim, sigarayı içerken burnuma salepli bardağın muazzam kokusu çalındı, içimden sürekli Yahya Kemal Beyamca dedim, neden geçenlerde elmaslı pembe çorabın çamaşır makinesinden çıktığına anlam veremedim, aynı zamanda gözümün önünden Yıldız Tilbe dansı yapan bütün tavuklar geçti (3 tane), bir de marleeey mağağağaaarrleeey diye bir şarkı yaptım.

Cuma günleri çalışmadığım için perşembe geceleri sabaha kadar oturuyorum. Cuma günleri çalışmamanın ne bombastik bir şey olduğunu cuma günleri çalışanlar bilemez. Ayrıca da Pazartesileri de işe 12’de gidiyoruz biz. Sizi üzmek istemezdim ama çok ciddiyim. 

Haftaya Perşembe görüşmek üzere dediğimi düşündüm. Nasip diyelim.

Sevgiler..

PS: Bunu yayınladıktan takriben 1dakika sonra ‘ama laminant böyle bi dominant gibi değil mi?- diye arayan çok ilginç arkadaşlar sahibesi olduğumu bilenler bilir.

Bir karar. İki valiz. Üç şort.Beş t-shirt. 

Bir deniz. Dört kenar. Hep poyraz. Yakamozlar.

Dört oda. Bir oba. On masa. Yastıklar.

On yedi değirmen. Bir kale. Birkaç madam ve adamlar.

Salkımından şarap. Yalnızlık kahvesi. Trible kahkahalar.

Milyoner adam. Bar köşesi. Meyvesi ve üç duble öncesi.

Yemek adam. Histeri yahnisi. Altı kavanoz sek rakı reçeli.

Asyavustralyan kadın. Yedi kilo keder. On baş sarımsak. 

Sakallı bereli bilge balıkçı. Biraz akrep biraz yelkovan. Ağlarında ağlanan.

Dar sokak. Yüksek desibel yasak. Mor çiçek. Yalandan snoptur böcek.

Lise dö buyursunlar adam. Bir paket püskevit. Denge balataları. Lamekan.

Yalnız kadın. Güzel kadın. Şöyle buyur. Yasemin benim adım. Ne alırdın?

Bir ayakkabı. Bir sandalet. İki şıpıdık terlik ve koli bandı.

Kırmızı gözler. Gülüş ahenk izler. Tuzlu suda menemeni demler.

Velhasıl;

Rölantide salınım ve ıradıkça sona,

Söz veriyorum hala, çok iyi bakacağım ona.